26 Kasım 2009 Perşembe

ANADOLU PEDAGOJİSİ 2

Şahin Kuşunun Hazin Hikayesi

Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’de bir hikâye anlatır.
“Yaralı şahin kuşu, bir yaşlı kadının bahçesine kondu. Yaşlı kadın perişan görünümlü şahine acıdı, merhamet etti yanına aldı.
Aç şahinin önüne çocukları için hazırladığı hamur bulamacını koydu. Şahinin, önüne konan tasa gagasını daldırması ile başını sallayarak geri çekmesi bir oldu. Çünkü şahin et yerdi, hamur bulamacını yiyemedi.
Yaşlı kadın, şahinin bu hâlini görünce üzüldü:
«-Vah!» dedi, «Gagan uzamış, kıvrım kıvrım olmuş. Yumuşacık bir hamur bulamacını bile yiyemez olmuşsun. Senin önceki sahibin hiç mi Allah’tan korkmazdı ki, şu gaganı düzeltmemiş hiç!..» dedi ve eline aldığı kör makas ile şahinin gagasını kesmeye çalıştı.
Şahin yaşlı kadının elinden kurtulmak için çırpınsa da, nâfile, kaçamadı. Yaşlı kadın şahinin gagasını kesti.
Şahin çırpınırken, yaşlı kadın, şahinin kanatlarını gördü:
«-Vah!..» dedi, «Senin eski sahibin sana hiç bakmamış, şu kanatların ne hâle gelmiş, kimi uzun, kimi kısa kalmış!..» diyerek, şahinin o güzelim kanatlarını elindeki makasla düzeltmeye başladı.
Şahin acı ile kıvrandı, çırpındı... Çâresizce pençelerini kadının koluna attı ve tırnaklarını kadının koluna geçirdi. Yaşlı kadın, şahinin kanatlarını -güya- düzeltirken koluna batan tırnakları gördü:
«-Vah vah! Önceki sahibin nasıl merhametsizmiş ki, bir kere bile tırnaklarını kesmemiş. Tırnakların ne de çirkin olmuş.» dedi ve elindeki makas ile şahinin avlanmakta kullandığı pençelerini söküp attı.
Câhil ve yaşlı bu kadının elinde rezil olan şahinin gözleri doldu. Yaşlı kadın, şahinin bu hâlini görünce hiddetlendi:
“-Kimseye iyilik yaramıyor ki!..” dedi, “Ben iyilik yapıyorum, kuş ağlıyor.” diye söylendi. Sonra da elindeki kuşu:
“-Git hadi, bildiğin yere!..” diyerek kaldırdı havaya attı.
Şahin çırpındı uçmak için… Ama kanatları kesikti, uçamadı… Acı ile yere inmek istedi, tırnakları sökülmüştü yere de konamadı… Kendini yan üzeri bir kulübeciğin arkasına attı.
Koca koca avları, gökyüzünde süzüle süzüle avlayan cesur şahin kuşu, câhil kadının elinde korkak bir kargaya dönüşmüştü.
Çocuğu Tanımadan, Çocuk Terbiyesi Olmaz
Birçok anne-baba, çocuklarını yeterince tanıyamadıkları için, ellerindeki “şahin” bakışlı çocukları, kargaya çeviriyorlar da, farkında değiller.
Hâlbuki çocuk terbiyesinin birinci ve en önemli maddesi, çocuğu tanımaktır.
Hiçbir çocuk, bir diğeri ile aynı değildir. Nasıl ki, gökyüzünden dökülen milyarlarca kar tanesi görünüşte birbirine benzediği hâlde, aslında hiçbiri bir diğerinin aynı değildir; tıpkı bunu gibi, her çocuk da bir diğerinden farklı karaktere sahiptir. Bu çocuklar öz kardeş bile olsalar...
Eğer çocukların bu farklılıkları göz önüne alınmadan, çocukların karakterleri tanınmadan çocuk terbiyesine girişilir ise, o takdirde, şahin karakterli bir çocuk, bir süre sonra korkak bir kargaya dönüşme riski taşır.
Çocuğunuzu Yeniden Keşfedin
Albert Einstein’ı bilirsiniz. Hani dünyanın en zeki adamı olarak kabul edilen ünlü Alman fizikçi…
Albert Einstein’ı, çocukluk yıllarında ne öğretmenleri, ne de âilesi yeterince keşfedebilmişti.
Öğretmeni, Einstein’ı her defasında babasına şikâyet ediyor:
“-Çocuğunuz öğrenim zorluğu çekiyor, bu da diğer çocuklara öğreteceğim konuların hızını kesiyor!” diyordu.
Einstein’ın babası, artık okulun bu baskılarından bunaldığı için, oğlunu okuldan aldı ve “hiç olmazsa bir mesleği olsun” diyerek meslek okuluna kayıt ettirdi.
12 yaşına kadar oğlunun eğitim problemleriyle boğuşan baba, elindeki çocuğunun dünyanın en zeki insanı olduğunu bilseydi, her sinirlendiğinde:
“-Senin kadar aptal bir çocuk daha dünyaya gelmemiştir!..” diye bağırıp çağırmazdı.
Einstein okulda başarısızdı, çünkü öğretmenin öğretmeye çalıştığı konular onun ilgisini çekmiyordu. O dönemde tarım toplumu olan Almanya’da; “İnek nasıl sağılır, toprak nasıl gübrelenir, ağaç nasıl budanır?” konuları çocuklara öğretiliyordu. Einstein için bunlar anlamsız şeylerdi. O yüzden dikkatini veremiyordu bir türlü anlatılan derslere… O, kâinâttaki ince dengenin nasıl kurulduğunu, maddenin ötesindeki mânânın nasıl şekillendiğini merak ediyordu.
Yıllar sonra onun farklılığı fark edildiğinde, bilim dünyası onun her konuşması karşısında nefeslerini kesip onu dinlemeye başlamıştı başlamasına, ama ne yazık ki, her çocuk Einstein kadar şanslı değildi!.. Derslerinde başarısız olan binlerce çocuk, bir ömür boyu karga muâmelesi yapılarak; tırnakları, gagası, kanatları yolunarak; şahini şahin yapan tüm özellikler kopartılıyor da kimsecikler fark etmiyor bile…
Tıpkı Van Gogh’un fark edilmediği gibi… Dünyaca ünlü ressam Van Gogh’un tabloları bu gün paha biçilemeyecek kadar değerli olduğu hâlde, yaşadığı dönemde kimsecikler dönüp onun yaptığı resimlere bakmıyordu bile... Hatta eşi ona bir gün:
“-Bırak şu gereksiz işleri de, git adam gibi bir işte çalış!.. Evinin ihtiyacını karşıla, evde yemek yapacak bir şeyimiz kalmadı.” dediğinde, öyle sinirlenmişti ki, atölyesinde bulunan onlarca tabloyu o gün sokak ortasında bir parça ekmek karşılığında satmıştı. Dün bir ekmek karşılığında satılan o tablolar, bu gün kimin elinde ise, o kişi dev bir hazinenin sahibi durumunda…
Başarısızlık, Daha Çok Dikkat Çekmemeli…
Çocuğunun eğitimi konusunda tavsiyeler isteyen bir anne:
“-Kızım, Tarih ve İngilizce’de çok zayıf. İstemeye istemeye özel derse gönderiyorum. Bu da onu çok yoruyor. Onu motive edebilmem için ne tavsiye edersiniz?” diye sormuştu.
Bense bu anneye, kızının hangi derslerde iyi olduğunu sormuş ve anneden “matematik” dersinde kızının çok başarılı olduğu cevabını almıştım.
“-Peki, neden kızınızı matematikte özel derse yazdırmıyorsunuz?” diye sorduğumda ise anne, omuz silkerek:
“-Gerek görmüyoruz, çünkü kızım çocukluğundan beri matematik dersinden hep on üzerinde on alır.” demişti.
Şaşırmıştım, annenin “Gerek görmüyoruz!..” deyişine… Kızı matematik dersinde bu kadar başarılı olan bir anne, kızının başarısız olduğu derslere gösterdiği önem kadar, başarılı olduğu derse önem vermiyordu. Hâlbuki bu çocuğun kabiliyeti, açık bir şekilde matematik sahasında ortaya çıkmış olmasına rağmen, anne, kızının bu başarısını, “Gerek yok!” diye geçiştiriyordu.
Hâlbuki çocuklara başarısız oldukları sahalarda ekstra yardımlarda bulunulduğu gibi, belki de daha önemlisi, başarılı olduğu sahalarda destek gösterilmelidir.
Ancak, ve ne yazık ki, günümüz eğitim sistemi, “her şeyden bir şey” öğretmeye yönelik olduğu için, “bir şeyden her şeyi bilmeye” kabiliyetli çocuklar arada kaybolup gitmektedir. Hâlbuki anne-babalar, çocuklarının başarısızlığına dikkat çektiği ve özen gösterdiği kadar (ve hatta daha da fazla) çocuklarının başarılı oldukları sahalara da dikkat çekmeli ve o sahalarda yollarını açmalı, destek vermelidir.
Çocuğu En İyi Tanıyan Annedir
Hiç kimse, bir çocuğun kabiliyetini keşfetme konusunda anne-baba kadar bilgiye sahip olamaz. Özellikle anneler, çocuklarının doğduğu ilk günden son güne kadar hangi kabiliyetlerinin olduğunu anlayabilecek özel donanıma sahiptirler. Yeter ki, bu donanımı “empati: karşısındakinin yerine kendini koyma” kanallarını tıkamadan kullanabilsinler. Tabiî ki, her anne-baba iyi niyetlidir ve çocuklarının geleceğini en iyi biçimde şekillenmesini ister. Ancak iyi niyet, her zaman iyi netice vermez… Nitekim Mevlânâ’nın hikâyesindeki yaşlı kadın da iyi niyetliydi, bahçesine konan şahinin gagasını, kanatlarını ve pençesini iyi niyetle kesti. Ancak o güzelim şahin, iyi niyetli, ama bilgisiz yaşlı kadının elinde rezil olmaktan kendini kurtaramadı.

ANADOLU PEDAGOJİSİ 1

Hayvan Ceza ile
İnsan Vicdan İle Terbiye Olur

Rus psikolog Ivan Pavlov’un meşhur “şartlı refleks”ini bilirsiniz. Hani, Pavlov, üzerinde deney yaptığı köpeğine, et vermeden önce zil çalıyor ve ardından da et veriyor ya… Önce zil çalıyor, sonra et veriyor; önce zil, sonra et… Ve bir süre sonra artık köpek, ne zaman zil çalınsa, et geleceğini umarak, kuyruğunu sallamaya başlıyor ve salyası akıyor.
Davranış bilimlerinde bir dönüm noktası olan bu deneye, “Şartlı Refleks” adı verildi.
“-Bunda bu kadar abartılacak ne var da, bilim tarihine geçmiş.” demeyin sakın; çünkü ilerleyen yıllarda şartlı refleks, hayatın her alanında hayvanların davranışlarını değiştirmekte bir metod olarak kullanılmaya başlandı...

Ayı terbiyecisi
Hatırlar mısınız, sokaklarda tef çalarak ayı oynatanlar vardı bir zamanlar… Ne yapıyordu ayı oynatıcısı, elinde bir tef, tef çalıyor… Tef çaldıkça ayı bulunduğu yerde zıplaya zıplaya oynuyordu… Ne zaman tef susarsa, burnunda koca halkası bulunan ayı, yerine oturuyordu, değil mi?

Peki, bu ayı, tef sesini duyunca neden oynamaya başlıyordu? Söyleyeyim, ayı şöyle terbiye ediliyor: Ayı oynatıcısı, ayıyı önce bir kafesin içine alıyor. Altı metal bir plaka ile kapalı bu kafesin tabanında bir ateş yakıyor. Sonra da ayının karşısına geçiyor tef çalmaya başlıyor. Kafesin altı ısındıkça ayının ayağı yanıyor. Ayının ayağı yandıkça ayı oynatıcısı daha hızlı tef çalıyor. Ateş gittikçe daha yakıcı hâle geliyor, ayı oynatıcısı tef çalmaya devam ediyor. Sonunda ayının ayakları yanmaya başlıyor ve ayı acı ile bağıra bağıra kafesin içinde zıpladıkça kulağına tek bir ses geliyor; tef sesi… Bu olay günlerce, haftalarca devam ediyor. Artık ayının psikolojisi o hâle geliyor ki, zavallı ayıcık ne zaman tef sesi duysa, ayağının yanacağını düşünerek zıplamaya başlıyor. İşte, sokakta karşınızda tef çalarken oyun oynadığını sandığınız ayı, aslında ayağının yanacağı korkusu ile habire zıplamaya çalışan, psikolojisi bozuk, zavallı bir hayvandan başka bir şey değil…

İşte size davranış değiştirmede, şartlı refleksin başarısı (!)…

Şartlı Refleks ve Çocuk Terbiyesi
Hayvanların davranışlarını değiştirmede büyük başarı sağlayan şartlı refleks, bir süre sonra insan davranışlarını değiştirmede kullanılmaya başlandı. Yanlış bir davranış sergileyen insanlar, belli acılara ve psikolojik baskılara uğratılarak, o davranıştan vazgeçirilmeye çalışıldı. Hatta artık şartlı refleks, günümüzde öylesine de yaygınlık kazandı ki, çocuk terbiyesinde hemen hemen her anne-babanın çok rahatlıkla uyguladığı bir çocuk terbiyesi usûlü hâlini aldı.
Meselâ, bir çocuk kendine zarar verecek bir cisme elini uzattığında “cısss” diye seslenilir, değil mi? Çocuk elini bıçağa uzatsa “cıssss” denilir, sobaya uzatsa “cısss” denilir. Sadece “cısss” demekle kalınmaz, bir de çocuğun eli tutulur hafifçe ateşe de değdirilir ki, o “cısss” sesinin ne anlama geldiğini iyice anlasın. Böylesi bir süreçten geçen bir çocuk, bir süre sonra,“cısss” sesi ile korkuyu bütünleştireceği için, artık anne-baba çok rahatlar. Çocuk elektrik prizine elini uzattı, “cısss” de, kurtul… Çocuk iğneye elini uzattı, “cısss” de, iğneyi elinden atsın. Çocuk arkadaşı ile kavga yaptı, “cısss” de, korksun, yanına gelsin.
Acaba anne-baba olmak, çocuğu “cısss”larla, “öcülerle” büyütme sanatı mıdır?
Bazen “öcü”lerle korkutularak, bazen “cısss”larla psikolojik cezalar vererek korku duymaya şartlandırılan çocuklar, doğru terbiye edilen çocuklar mıdır?

Ucuz ve Kolayından Çocuk Terbiyesi
Ne yazık ki, günümüzde çocuk terbiyesine hâkim olan metot, işte bu metottur. Hayvan terbiyesinde kullanılıp başarı sağlanmış olan şartlı refleks ile çocuklar terbiye edilmeye çalışılmaktadır. Hâlbuki çocuklar, “ceza ve korku” ile değil, “vicdan”ları ile terbiye olunmalıdır.
Henüz eşyanın ne olduğunu kavrayamamış çocuğun bilinçaltına “cısss” veya “öcü” sesi yerleştirmek ve psikolojik cezalar vererek çocuğun davranışını kontrol altına almak, ne kadar insânî bir terbiye usûlüdür?
Çocukları şiddet ve ceza tehdidi ile terbiye etmek, maalesef öylesine yaygınlaşmış durumda ki, neredeyse her anne-babanın hiç düşünmeden başvurduğu en ucuz terbiye usûlü budur. Düşünün lütfen, gece yatağına gitmekte nazlanan çocuğa “eğer şimdi yatmazsan bir daha seni sevmeyeceğim” demek, duygusal tehdit ile çocuğu istenilen davranışı yapmaya şartlandırmak değil midir? Böylesi bir tehdit altındaki çocuk, bir yandan anne sevgisini kaybetmemek için tehdide boyun eğerken, diğer yandan da kendi istekleri arasında kalıp bir çelişki yaşamıyor mu?
Ya da evdeki misafir çocuk ile kavga eden ev sahibi çocuğuna annesi:
“-Şimdi çabuk odana git ve sakın dışarı çıkma!..” dediğinde, bu, psikolojik ve sosyal bir ceza değil mi? Böylesi bir cezayı veren anne:
“-Bir daha yanlış hareketler yapmasın diye bu cezayı verdim.” diye kendini savunsa da, aslında annenin bunu, “ucuz” bir terbiye metodu olarak “ceza tehditli bir şartlı refleksi” çocuğunun üzerinde uyguladığı anlaşılmıyor mu?
Tıpkı ayağının yanacağından endişe eden ayının, tef sesini duyduğunda zıplamaya başlaması ile, ceza sesini duyan çocuğun da kendi davranışını değiştirmeye zorlanması aynı şey değil midir?
Hayvanlar, acı ve işkence ile istediğiniz hâle gelebilir. Ama insanda bir izzet var; bir onur, bir vicdan, akıl, ruh, kalp, sır var. Hayvan belki aç bırakılarak, acı verilerek terbiye olunur, ama insan asla…
Ne yazık ki, evrim teorisyenlerine göre, hayvanlar ile insanların aynı soydan geldiği inancı, hayvanlar üzerinde olumlu sonuçlar veren davranış değiştirme metotlarını insanlar üzerinde de uygulanmasını yaygın hâle getirdi. Bu ve benzeri usûller, pedagoji ve psikoloji fakültelerinde “İnsan davranışı nasıl değiştirilir?” dersleri olarak öğretilir oldu. Ve ne yazık ki, bazı uzmanlar tarafından da, bu usûller, anne-babalara rahatlıkla tavsiye edilir oldu.
Sonuç? Sonuç ortada… (Tabii ki) henüz, çocukluk yıllarında her şey gayet normal… Ceza korkusu ile, “Otur!” deyince oturan, “Kalk!” deyince kalkan, “Yat!” deyince yatan çocuklar, anne-babaları çok sevindiriyor. Peki ya sonra… Bir süre sonra ergenlik dönemi ile birlikte kırılmış onur, yıkılmış vicdan ile isyankâr çocuklar, anne-babaya kan ağlatmıyor mu? Öğretmene kafa tutar bir hâle gelmiyor mu? Sokakta, kavga edecek masum insanlar aramıyor mu? Dövmek ve ezmekten zevk alan, okulda öğretmenine saygısız, evde babaya âsî, sokakta komşusuna “illallâh” dedirten yeni tip insan modeli… İşte size ucuz terbiye metotları ile terbiye edilmiş günümüz insan modeli…

Döve Döve Pekiştirmek Yerine…
Mademki ceza ve şiddet, insan davranışını değiştirmede böylesi negatif bir tesir oluşturuyor, o hâlde yanlışta ısrar etmek niye?
Hangi insan görülmüş ki, ceza ve şiddet ile “adam” olsun?!
Döve döve insandaki kötülük hissini pekiştirmek yerine, seve seve vicdanı yumuşatmak gerekmez mi?
Tarihin hangi dönemine bakılırsa bakılsın, toplumların başına belâ olan liderlerin tamamı, çocukluk yıllarında şiddet ortamında büyümüşlerdir. Ne kendilerine, ne de âilelerine gün yüzü gösterilmemiştir.
Kendisi ile gurur duydukları bir evlat sahibi olmak isteyen anne-baba, çocuğunun üzerinde şiddet ve ceza provaları asla yapmaz. Bilakis çocuğunun izzet ve gururunu kırmamak için elinden gelen tüm gayreti sarf eder.

5 Şubat 2009 Perşembe

Çocuk ne yaşıyorsa onu öğrenir



Çocuk ne yaşıyorsa onu öğrenir

Eger bir çocuk sürekli elestirilmisse,
Kinama ve ayiplamayi ögrenir.

Eger bir çocuk kin ortaminda büyümüsse,
Kavga etmeyi ögrenir.

Eger bir çocuk alay edilip asagilanmissa,
Sikilip utanmayi ögrenir.

Eger bir çocuk sürekli utanç duygusuyla egitilmisse,
Kendini suçlamayi ögrenir.

Eger bir çocuk hosgörüyle yetistirilmisse,
Sabirli olmayi ögrenir.

Eger bir çocuk desteklenip, yüreklendirilmisse,
Kendine güven duymayi ögrenir.

Eger bir çocuk övülmüs ve begenilmisse,
Takdir etmeyi ögrenir.

Eger bir çocuk hakkina saygi gösterilerek büyütülmüsse,
Adil olmayi ögrenir.

Eger bir çocuk güven ortami içinde yetismisse,
Inançli olmayi ögrenir.

Eger bir çocuk kabul ve onay görmüsse,
Kendini sevmeyi ögrenir.

Eger bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaslik görmüsse,
Bu dünyada mutlu olmayi ögrenir.

(Dorothy Law Nolte. Children Learn What They Live.)